Ara
  • Sahalar İstanbul

Futbol sahası gol atar mı?

Türkiye A Milli Takımı 2022 Dünya Kupası Elemeleri'ndeki ilk üç maçını tamamladı. Hollanda ve Norveç'e karşı bol gollü galibiyetler alan Milli Takım, Letonya ile de bol gollü bir maç oynadı fakat bu kez berabere kaldı. Üç maçtan çıkan 7 puan grup liderliğini işaret ederken bilhassa ilk iki maçın ardından beklentiler fazlasıyla yükseldi. Futbol ortamımızdaki hâkim görüşe Dünya Kupası vizesini kolaylayan ve Avrupa Şampiyonası'nda büyük işler yapması beklenen bu takım "yüksek kaliteli bir jenerasyon" olarak yorumlandı. Şüphesiz iyi bir oyuncu grubu ve mesleğinin ustalık döneminde bir teknik direktöre sahibiz. Ancak ortadaki bir "jenerasyon" mu, bu çokça tartışmalıdır.


Fransızca'dan dilimize geçen "jenerasyon" kelimesi, Türk Dil Kurumu'na göre "soy, kuşak, nesil" olarak anlamına geliyor. Gündelik hayatta sık karşılaştığımız bu kelimeyi en çok firmaların yeni ürettikleri model serileri hakkında duyuyoruz. Futboldaki ıstılahi manası ise Cambridge Sözlüğü'nde kelimenin esas anlamına yakın duracak şekilde "aynı yaştaki oyuncu grubu" olarak geçmektedir. Bu hâlde mevcut Türkiye A Milli Takımı'nda "jenerasyon" vurgusu yapabilmek için şu sorunun cevaplanması gerekmektedir: Oyuncularımızın yaşları birbirine ne kadar yakındır ve erken yaşlardan itibaren birlikte oynama pratiği ne ölçüde gerçekleşmiştir?


Buna cevap ne yazık ki menfidir. Bahsi geçen 3 maçta süre alan 19 oyuncumuza bakıldığında Umut Meraş, Ozan Kabak, Ozan Tufan, Deniz Türüç ve Taylan Antalyalı tek bir U21 maçı oynamaksızın A Milli olmuşlardır. Ayrıca Umut ve Deniz'in tek bir alt yaş milli maçı dahi yoktur. Ümit Milli Takım'da oynamış olanlar ise beraber çok az sayıda maça çıkmışlardır. Öyle ki, bu 19 oyuncudan Uğurcan Çakır yalnızca Orkun Kökçü ile 1 kez bir U21 Milli maçı oynamıştır. Çağlar Söyüncü ile Enes Ünal da sadece 1 kez aynı Ümit Milli maçta süre almışlardır. Hakan Çalhanoğlu ile Okay Yokuşlu ise 2 kez U21 birlikte oynarken, yine Zeki Çelik ile Yusuf Yazıcı da yalnızca 2 kez birlikte Ümit Milli maça çıkmışlardır. Bahsi geçen bu oyuncu çiftlerinden hiçbiri, bu paragrafta adı geçen ya da geçmeyen diğer -son 3 maçta süre alan- A Milli oyuncularla U21 düzeyinde hiç bir araya gelmemiştir. Caner Erkin ve Burak Yılmaz zaten çok daha erken dönemde çıkış yapan oyunculardır. Öyleyse sormak gerekir, bu nasıl bir jenerasyondur ki neredeyse tamamı birbirleriyle ancak A Milli düzeyde beraber oynayabilmişlerdir?


Rahmetli Özkan Sümer'in tabiriyle Türkiye'nin futbolundaki "savrukluk" hâli, bu sorunun en iyi cevabıdır. Ortada herhangi bir jenerasyon, güçlü görünen bir alt yaş Milli Takımı vs. yoktur. Tüm bu keşmekeş içerisinde birçoğu kendi çabasıyla yükselerek bir yerlere gelmiş, ancak toparlanabilmiş mevcut A Milli oyuncu grubu vardır ve hiç kuşkusuz bir jenerasyon olarak nitelenmekten fazlasıyla uzaktır. 90'lı yıllarda yeni yüzyılın başında başarılar kazanan oyuncu gruplarından epeyce farklıdır. Futbolumuzdaki bu durumun olduğu şekliyle, doğru biçimde tespit edilemediğinin ifadesi olan ve ezbere kullanılan "jenerasyon" kelimesi, Türkiye'nin futbolundaki temel sorunları ve fırsatları saptamada bariz hatalara sebep olmaktadır. Bu bağlamda mevcut takım üzerinde Türkiye'nin futbolunu değerlendireceksek çok daha farklı parametrelere ve nitelemelere ihtiyacımız var... Bu parametrelerden biri, pekala futbolcularımızın altyapı eğitimlerini aldıkları, profesyonel düzeye geçiş yaptıkları şehirler* olabilir. 19 oyuncumuzdan 6'sı diaspora menşeili iken 13'ü Türkiye'de doğup büyüdü. Bu 13 oyuncunun altyapı takımları ise Türkiye'nin batısında yer alan 5 şehir (Bursa, İzmir, İstanbul, Manisa, Antalya) ve Trabzon'da mukimdir. Anadolu'nun ilk şampiyon ve ikinci şampiyon şehirlerinin burada yer almasının yanı sıra futbolla en erken tanışan şehirlerimizden İzmir'in varlığı da şaşırtıcı değildir. Bilindiği üzere gelişkin liman şehirleri ve bu şehirlerin hinterlandı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de futbolun merkezleridir ve mevcut manzarada görülmektedir ki A Milli düzeye sıçrayabilmek için bu şehirlerin köklü ve elit kulüplerinin altyapılarına (Caner Erkin'in Manisaspor altyapısında olduğu dönem kulübün üst düzeyde yarıştığını ve Taylan Antalyalı'yı Bucaspor'a getirenin o dönem Bucaspor için çalışan Altınordu'nun patronu M. Seyit Özkan olduğunu anımsamak gerekir) ulaşmak gerekmektedir. Ne yazık ki mevcut oyuncu grubundan Orta ve Doğu Anadolu'dan istisnai bir örnek yoktur.*

Bu parametrelerden bir diğeri, pekala futbolcularımızın altyapı eğitimlerini aldıkları kulüpler** olabilir. Söz konusu 13 oyuncudan 4'ü Bursaspor altyapısından çıktı. Geri kalan 9 oyuncudan 2'si Trabzonspor altyapısı mahsulü iken 4 oyuncu ise şu 4 İzmir kulübünde yetişti: Altınordu, Göztepe, Altay ve Bucaspor. Kapanan Manisaspor ve Antalyaspor'un diğer yetiştirici kulüpler olduğu listeye Üç Büyükler içerisinden girebilen tek kulüp ise Galatasaray. İstanbul'un diğer semt takımları ve şehir kulüplerinin yer aldığı kentlerdeki diğer kulüplerse ne yazık ki yalnızca Üç Büyükler'in veya kendi şehrinin başat kulübünün besleyicisi durumunda. İzmir ise bu açıdan özel bir örnek olarak çok sayıda yetiştirici kulübüyle Türkiye'nin futboluna büyük katkı vermeyi sürdürüyor.


Bahsi geçen şehirlerin ve kulüplerin A Milli Takım'a oyuncu vermesini öyle denk gelmiş önemsiz bir durum olarak kabul ediyorsanız, muhtemelen fena hâlde yanılıyorsunuz. Yetiştirici kulüp vasfına sahip olmanın ve güçlü futbol organizasyonun en önemli parametrelerinden biri kuşkusuz tesistir. Nitekim Fenerbahçe'nin ve Beşiktaş'ın toplam (A Takım + altyapıların kullanımında olan) 4'er adet nizami futbol sahasına sahip olmasına karşın hâlihazırda Bursaspor'un ve Trabzonspor'un 11'er adet, Altınordu'nun 14 adet, Antalyaspor'un 9 adet; mevcut A Milli Takım'da oyuncusu süre alan ve yakın zamanda çok sayıda saha içeren iki yeni futbol tesisinin temelini atacağını açıklayan Galatasaray'ın ise hâlihazırda 5 adet nizami futbol sahası bulunuyor.

Kuşkusuz bu şehirler ve sayılar, düz mantık ya da doğru orantı biçiminde sonuç vermiş değil; fakat şehirlerin, kulüplerin Türkiye'nin futboluna doğrudan katkıları yönünde kayda değer bir anlam ifade ettiği aşikârdır. Şurası açık ki futbol sahası ya da tesis verili bir değişken değil ve artık sokakta oyuncu yetişmiyor. Mevcut A Milli Takım kadrosuna oyuncu veren kulüplerin altyapı organizasyonuna ilişkin diğer parametrelerde ne ölçüde iyi ya da kötü oldukları tamamen değerlendirme dışı sayılsa dahi kulüp kontrolünde bulunan nizami saha sayısı yönüyle Türkiye'nin zirvesindeki kulüpler oldukları*** su götürmez bir hakikattir. Aynı şekilde tesisleşmeye verilen önemin altyapıya ilişkin diğer parametrelerdeki niteliğin önemli yansıması olduğu da açıktır.


Nihayetinde Yozgat'tan, Şırnak'tan, Burdur'dan, Alanya'dan, Karagümrük'ten A Milli düzeyde oyuncu çıkmaması ne yazık ki sürpriz değildir. Fenerbahçe'nin değil Altınordu'nun üst düzey oyuncu yetiştirmesi, bir döneme bu şekilde damga vuran Beşiktaş'ın değil artık Bursaspor'un altın çocuklardan kurulu takımla boy göstermesi de sürpriz değildir. Avrupa'nın önde gelen ve yükselişteki birçok futbol ülkesinde olduğu gibi Türkiye'nin de üst düzey yarışmacı bir futbol ülkesi olabilmesi için öncelikle şehirlerindeki futbol mekânlarını yeniden organize etmesi zorunludur. Görüldüğü üzere Bursa, Trabzon ve İzmir bu hususta bayrağı öne taşımakta ve fark yaratmaktadır. Hatta biraz daha ileri gider ve bazı diğer mühim etkenleri (antrenör eğitimi, kulübün değişen ekonomik durumu, oyuncuya A takımda süre verilmesi vb.) dahi bir adım geriye alırsak A Milli formayla golleri atan, topları çizgiden çıkaran kutlu bir "jenerasyon" değil; İzmir'deki, Bursa'daki, Hanau'daki, Rotterdam'daki futbol sahalarıdır, denebilir.

İstanbul'a dair not:

Yine bu bağlamda tamamı İstanbullu oyunculardan müteşekkil ilk A Milli maçımızı (Türkiye - Romanya, 26 Ekim 1923) anımsayacak olursak, Hollanda-Norveç-Letonya serisinde süre alan söz konusu 19 oyuncudan yalnızca 1'inin (Umut Meraş) İstanbul doğumlu ve yalnızca 1'inin (Ozan Kabak) altyapı eğitimini İstanbul'da almış olması, İstanbul'un futboluna dair endişeleri hatıra getirmeli, ülkemizin nüfusunun en az 5'te 1'ine sahip olan futbolumuzun lokomotifi İstanbul'un A Milli Takım'a oyuncu yetiştirme yönündeki katkısının neden bu denli düşük kaldığına yönelik dikkati celbetmelidir.

* Türkiye'de futbol kültürünün liman kentleri haricinde zayıf kalması ayrı bir bahis konusudur. ** HG: Home-grown, bir kulüpte 15 ile 21 yaşları arasında en az 3 yıl lisanslı olmak.

** *Envanter çalışması sürmektedir, ancak Süper Lig ve 1. Lig düzeyindeki kısmı tamamlanmıştır ve yine bu sayfada yayımlanacaktır.

Oyunculara ilişkin kariyer bilgileri TFF'nin internet sayfasından temin edilmiştir.

104 görüntüleme0 yorum