GFN #6: Kazan doğurdu, kazan öldü
- Sahalar İstanbul

- 26 Haz
- 3 dakikada okunur
Üçüncü Dünya Kupası serüvenimiz galibiyetle ve hayal kırıklığıyla bitti. Hevesli geldiğimiz turnuvadan erkenden, üzücü ve sinir bozucu şekilde elendik. Başarılı olabileceğimize inandığımız turnuvayı başa sararak bitirdik ve eve döndük. Eleştiriyi hak eden performanslara mukabil linç ve hınç dalgası, hayal kırıklığımızın bildik dışavurumu oldu.

Genellikle, beklentiler yükseldiğinde böyle olur. Euro 2020(1) öncesinde bir dizi hikâyeleştirme sebebiyle tarihteki en iyi oyuncu grubuna sahip olduğumuz dahi iddia edilmişti, gruplarda sıfır çekerek elendik. Ama sıfır çekecek kadar kötü müydük, değildik. Nitekim üç yıl sonra Euro 2024’te çeyrek final oynadık. Peşinden görkemli galibiyetler aldık, Uluslar Ligi’nde C’den A’ya yükseldik ve Dünya Kupası’na gitmeye hak kazandık. Hatta en şaşaalı günlerimizde, 2002’de Dünya Kupası’nda 3. olmuştuk ama Euro 2004’e katılamamıştık. Euro 2008’de yarı final oynadık, 2010 Dünya Kupası elemelerinde grupta 3. olduk. Bu sert düşüşler ve başarılı sonuçlar; ardından yine düşüşler ve başarılı sonuçlar adeta kaderimiz.
Büyük beklentiler sebebiyle gözde büyüyen küçük aksaklıklar, organizasyon bozuklukları, baskı, panik ve nihayetinde mevcut seviyemizin altına düşerek kötü son… Tersinde ise, mesela son büyük başarımızda, Euro 2008’de yine Portekiz’e yenilerek başlamıştık ki, katıldığımız büyük turnuvalarda ilk maçı kaybetmemiz yine standardımızdır. Bu kez işleri terse çevirmede müthiş bir gayret, maçların ikinci yarılarında, son düdüğe kadar büyük mücadele. Tıpkı Euro 2024’te kalecimiz Mert’in son dakikadaki kurtarışında olduğu gibi, kendimizi “aşma”ya dair müthiş bir çaba ile etkileyici oyunlar oynadık. Takımın iskeleti hemen hemen aynıydı; üstelik bugün takımın ve dünya futbolunun starları dediğimiz Arda ve Kenan, henüz çok toy oyunculardı.
Kabul etmemiz gerekiyor ki aslında, ne büyük başarılarımız ne de hayal kırıklıklarımız gerçek. Bizim durumumuz Nasreddin Hoca’nın meşhur kazan fıkrası* gibi. O gün kazan doğurdu, bugün öldü. Üç yıl önceki çeyrek final bir norm değildi, bugün turnuvanın en büyük hayal kırıklığı olmak da bizim için norm değil. İkisinin arasında bir yerdeyiz ve o kadarız. Elit futbolcularımız performans vermediğinde sıradanlaşan ve kendi olduğundan da aşağı düşen hâlimiz, günü geldiğinde ise kendini aşarak camdan bir ip üzerinde yürüyüşümüz; işte biz.
Bu sayfada 90’ların sonu 2000’ler başını ayrı şekilde ele aldığımız malum; bu dönemde yalnızca Milli Takım yok sahnede. Futbolumuzun topyekûn başarılı yılları var. Ama örüntü aynı. Sonrasında, yani topyekûn düşüş dönemimizde, bu örüntüye aşina olduk ve adeta bu görüntü bize yapıştı. Bunun tesadüf olması ya da her başarısız dönemde olduğu gibi adam asmacaya, günah keçisi bulmaya dönmesi
de bizi başarılı kılıyor değil. Futbolun Türkiyemiz’deki kuruluş kodlarına işlenen büyük hayalleri unutamayız, bu bizim kimliğimize mündemiç. Baskı, büyük beklentiler hep olacak. Dolayısıyla yaşadığımız bu hâlden çıkışın bu hâle sebep olan unsurlar ile gerçekleşmesi olası değil. İmkânlar ile beklentiler arasında büyük bir uçurum var.
Şu oyuncu artık milli formayı bıraksın, öteki artık takıma alınmasın”lar ile mesafe alınamayacak, çünkü bu oyuncu grubunun alternatifi yok, en az 5 sene daha da olmayacak. Bize göre daha uzun süre olmayacak ama, şimdilik daha ihtiyatlı bir süre vermiş olalım. Türkiyemiz’in yetiştirdiği elit ve elit aday oyuncuların sayısı anlamlı ve yarışmacı bir oyuncu grubu ortaya çıkaracak düzeyde değil. Diasporamız olmasa hepten kötü durumdayız ve diaspora bağımlılığımız giderek artıyor. Bu olumsuz gidişatın tersine çevrilmesi için bir şeyler yapılması bir yana, imkânlar sürekli daha kötüye gidiyor ve söylem düzeyinde dahi anlamlı bir farkındalık oluşmuş değil.
Elimizdeki bu oyuncu grubu henüz taze; umarız ki yakın bir zamanda bizi yeniden mutlu edeceklerdir. Asmak kesmek bizi daha iyi yapmayacak. Ama neticede üzüldük, uzun zaman sonra oluşan hep birlikte sevinme imkânının elden kaçışına hayıflandık, kızdık, küstük. Kişiler değişir, belki değişecek de ama kaderimiz değişmiyor. 20 yılı aşan ve daha da uzun geçmişi olan bir düşüş bu. Vardığımız bu noktada kazan bazen doğuruyor ve sonra da ölüyor; beklentilerimiz ile imkânlar arasındaki uçurum değişmiyor.
*Nasrettin Hoca, bir gün komşusundan bir kazan istemiş. İki gün sonra, kazanın içine bir tencere koymuş ve komşunun evine gitmiş. Komşusuna, “Kazan için çok teşekkür ederim. Kazanını getirdim.” demiş. Komşusu, “Bu kazan benim kazanım ama bu tencereyi niçin getirdin?” diye sormuş. Nasreddin Hoca, “Komşucuğum, senin kazanın hamileymiş. Bizim evde doğurdu.” diye cevap vermiş. Komşusu çok sevinmiş. Bir ay sonra Hoca tekrar komşusundan kazan istemiş. Komşusu kazanı hemen vermiş. Çünkü “Hoca bana bir tencere daha verecek.” diye düşünmüş. Günler, haftalar, aylar geçmiş ama Hoca kazanı geri götürmemiş. Komşusu çok merak etmiş ve Hoca’nın evine gitmiş. Komşusu, Hoca’ya “Hocam, benim kazanıma ne oldu? Niçin geri vermiyorsun?” diye sormuş. Hoca, komşusuna üzgün üzgün bakmış ve “Komşucuğum, başın sağ olsun. Senin kazanın öldü.” demiş. Komşusu çok sinirlenmiş ve Hoca’ya “Hocam, sen ne söylüyorsun? Kazan ölür mü? Kazan canlı değil ki!” diye bağırmış. O zaman Hoca, komşuna şunları söylemiş:
- Daha önce “Senin kazanın doğurdu.” dedim ve sen buna inandın. Şimdi, senin kazanın öldü, diyorum, niçin inanmıyorsun?






Yorumlar